Salı, Şubat 3, 2009 - ABD filminde figüranlık devri bitti |
| ABD filminde figüranlık devri bitti |  |  |
Obama döneminde dünyada kurulacak yeni bir model çok taraflı işbirliğini kabul etmek zorunda. Dünya artık senaryosu ABD'ye ait bir filmde 'figüran'lığa yanaşmayacaktır. Ekonomiden nükleer meselelere dek, birlikte yolculuk yapmamızı gerektiren bir dünyaya doğru ilerliyoruz.
(Sovyetler Birliği'nin son lideri: Mihail Gorbaçov, 23 Ocak 2009)
Çok sayıda oy vermeyen insan dahil Amerikalıların Başkan Barack Obama'ya verdiği destek benzersiz. Küresel olarak da, seçime büyük ilgi ve ABD politikasının değişeceği yönünde yaygın umut söz konusuydu. Bugün neredeyse dünya üzerindeki herkes Obama'nın başarılı olmasını diliyor. Bunun başlıca nedenleri küresel ekonominin baskıları ve yıllardır birikmiş siyasi gerilimler. Obama yemin töreni konuşmasında bu sorunlara karamsar biçimde değindi. Krizin 'kısmen açgözlülüğün ve sorumsuzluğun, ama aynı zamanda zorlu seçimler yapmak ve ülkeyi yeni bir çağa hazırlamaktaki ortak başarısızlığımızın bir sonucu olduğunu' söyledi.
Washington konsensüsü çöktü
Başkan öncelikle ekonomik krize odaklanacak. Fakat Amerika'nın sorunlarını dünyadaki önemli değişimler olmaksızın çözmek imkânsız. Küresel ekonominin tek bir merkezden planlanabileceğini varsayan 'Washington konsensüsü' gözden düştü. Bu konsensüs, tamamen kâr güdüsü, aşırı tüketim ve çuvallamış, hükmü kalmamış kurumlara dayanıyordu.
Yeni bir model çok taraflı işbirliği ihtiyacını kabul etmek zorunda. Obama konuşmasında bugünün tehditlerinin 'ülkeler arasında daha fazla işbirliği ve anlayışı' gerektirdiğini kabul etti. Ancak ABD'nin bazı eylemlerine yönelik dünya çapında -Avrupa'da, Çin'de, Hindistan, Rusya ve Latin Amerika'da- güçlü eleştiri ve hatta öfke hasıl olduysa da, liderlerin ve genel kamuoyunun Amerika'nın rolünün önemini anladığına ve Amerika'yla işbirliğine hazır olduğuna eminim. Peki Amerika hazır mı? Obama “Dünya değişti ve biz de onunla birlikte değişmek zorundayız” dedi. Bu sözlere olan bağlılık, belli eylemler ve kararlarla kanıtlanmalı. Bu da ABD'de 20 yıldır eksikliği duyulan küresel durumun gerçekçi bir analizini gerektirir. ABD geniş ölçüde her şeye kadir olarak görüldü. Fakat kibir ve üstünlük ideolojisi Amerika'yı kör etti; sloganlar ciddi fikirlerin yerini aldı. 20. yüzyıl bir Amerikan yüzyılıydı - 21. yüzyılı bir başka Amerikan yüzyılı yapalım. Başkan Bill Clinton tarafından sarf edilen bu sözler, son yıllarda Amerikan politikalarına yön verenler tarafından taklit edildi. Ama dünya, senaryosu ABD'ye ait bir filmde 'figüran' rolü oynamaya yanaşmayacaktır. Nihayet, bu eğilimin kabulü ABD'de ortaya çıkıyor gibi görünüyor.
Başkanlık seçiminin sonucu ABD'nin gücünün imparatorluk inşasından ya da askeri maceralardan değil, hatalarını düzeltme yetisinden kaynaklandığı yönünde bir kabuldü. Dış politika rotası, tam bir revizyon halini aldığında kısa sürede planlanmaz. Başkan ve ekibi henüz gidecekleri yönü yeterince kavramış değil. Obama her çeşit tavsiyeyi alıyor. Eski ulusal güvenlik danışmanlarından Zbigniew Brzezinski Çin'le ilişkilere odaklanmayı öneriyor. Pekin'deki son açıklamaları bir tür ortaklık, bir ABD-Çin G-2'si önerisi gibi görünüyor. Elbette Çin'in küresel ekonomik ve politik önemi artmaya devam edecek, ama bence yeni bir jeopolitik oyuna başlamak isteyenler hayal kırıklığı yaşayacak. Çin'in genel olarak geçmişe ait bu tür oyunları kabul etmesi muhtemel görünmüyor. Benzer biçimde eski dışişleri bakanlarından Henry Kissinger'ın 'yeni bir dünya düzeni' için önerileriyse dünyanın yeni bir jeopolitik bölünmesini farz ediyor görünüyor. Gerçekten ihtiyacımız olan, yeni ve daha modern yaklaşımlar.
Birkaç tanınmış Avrupalı, Obama'yı imtiyazlı olan geçmiş politikaları gözden geçirmesi yönünde uyardı. 1990'da yeni bir Avrupa için Paris Anlaşması'nı imzalayan ABD, yeni Avrupa güvenlik yapısını oluşturmada doğal bir ortak olabilir.
Başkanın Rusya'yla ilişkilerin doğasındaki büyük potansiyeli görmesini de umuyorum. Daha iyisi için değişim, nispeten çok geçmeden başarılabilir ve bu da Rusya'nın komşuları ve bütün olarak Avrupa'yla daha sağlıklı ilişkilerinin tesisine yardımcı olur.
Ortadoğu politikasını şekillendirmede, gerçek bir çatışma kaçınılmaz. Son yıllarda kesin hale gelen bir şey varsa o da 'böyle gelmiş böyle gider' tavrının bölgeyi daha tehlikeli kılmaktan başka işe yaramadığı. Mevcut ABD politikaları tümüyle bölge için ya da bilhassa ABD'yle özel ilişkiye sahip İsrail için hayırlı olmadı.
İki uzun vadeli sorun özel bir aciliyet taşıyor ve yakında dikkat gerektirecek:
Nükleer silahların yayılması ve çevresel kriz. Bu meseleleri kuşatan karmaşık çelişkiler ağını çözmek kolay olmayacaktır.
Nükleer silahların yayılmasını önlemeyi İran ve Kuzey Kore'den nükleer programlarını durdurmalarını talep etmeye indirgemek çıkmaz bir yol. Nükleer güçler süresiz olarak kendi tekellerine tutunamayacaklardır ve zaten yayılmanın önlenmesi anlaşması da buna izin vermiyor.
Çözüm, nükleer silahsız bir dünyaya doğru ilerlemek. Ama bir ülke konvansiyonel silahlarda ezici üstünlüğü elinde tutuyorsa bu hedefe ulaşılamaz. Bu silahların azaltılması yönünde belirli adımlar atılmaksızın - daha genel olarak, uluslararası politika askerden arındırılmaksızın - elimizde boş laflardan başka bir şey olmaz. İhtiyaç duyulan, 1980'lerin sonunda başarıldığı gibi gerçek bir atılımdır.
Tam şablon henüz belli değil
Obama'nın yemin töreni konuşmasından çıkan şu ki, başkan ekonomik krizin ivedi güçlükleriyle karşı karşıyayken yoksulluk ve özellikle iklim değişikliği olmak üzere çevresel sorunları kenara itmemesi gerektiğini anlıyor. Ekonomik kalkınmayı beslemekle gezegeni gelecek kuşaklar için korumak çelişkili olabilir; ama bu öncelikli çatışmayı çözmenin tek yolu çok taraflı politikalar geliştirmektir. Bu neredeyse tüm alanlardaki her sorun için geçerli.
Çok sayıda insanın Obama'nın yeni bir sorumluluk çağı çağrısına kafa yorduğundan şüpheliyim. Belki ne o ne de bizler henüz bunun şeklinin ne olacağını görebiliyoruz. Bir şey şimdiden açık: Gerçekten yeni bir çağın zirvesinde, birlikte yolculuk yapmak zorunda olduğumuz yeni bir dünyaya doğru ilerliyoruz.
|
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
Salı, Şubat 3, 2009 - Orijinal Dilinde Dickens |
| Orijinal Dilinde Dickens |  |  |
İngiliz hayranı Jean-Pierre Ohl, David Copperfield’den esinlenerek ana dilinde açık sözlülük ile yazdığı yeni eseriyle büyük bir dalgalanma yarattı. Ve Sam Taylor ile bu konu hakkında konuştu.
Jean-Pierre Ohl, hem bir kitap yazarı hem de kitapçıdır. Erkek kardeşi Michael’da bir kitapçıdır. En yakın arkadaşı da hem bir kitapçı hem de yayıncıdır. Eski karısı ve şimdiki kız arkadaşı da kitapçıdır. Ve bütün bunların dışında 17 yaşındaki oğlu da onun izinden ilerlemektedir.
Onun yaşadığı şehir olan Bordeaux’ta bir kitap dükkânının kahvesinde bir öğle yemeği yiyorduk. “Bu cümleyi daha önce hiç duyamamıştım ama hoşuma gitti. Bilincimim kitaplar olmadan var olduğuna inanmıyorum, hayatım onlarsız bir hiç. Kitaplara olan duygularımı bir ulusa ait oluş ile kıyaslayabilirim. Kitaplar benim ülkem olsa da, başka Ülkerlerde başka insanlarında yaşadığının farkındayım.”
Monsieur Dick, Ohl’un Fransa’da yayımlanan ve 3 edebiyat ödülü kazanan ilk romanıdır. İngilizce çevirisi yakın zamanlarda Dedalus tarafından yayımlanmıştır. David Copperfield adlı kitaptaki Bay Dick karakteri aslında Ohl’un Dickens’a olan bağlılığını gösterir. Bu hikâye hayatları Dickens’ın bitiremediği romanına, hayatına ve kitaplarına olan takıntılarında dolayı harcanmış iki Fransız adamı anlatır.
Hikâye, yazar François Daumal büyükbabasının evindeki tavan arasının kitaplarla dolu olduğunu keşfetmesi ile başlar. Çocuk kitapları ortaya çıkarsa da bunların birçoğunu hiçe sayar. Sonrasın da David Copperfield’i keşfeder ve okumaya başlar.
Ohl’un Dickens’ı keşfetmesi ise daha sonra gerçekleşir. Dickens’ı keşfettiğinde neredeyse 30 yaşındaydı. Ohl, “Edebiyat hakkında hayal kırıklığı yaşadıktan sonra David Copperfield’in ilk 50 sayfasını okurkenki içimdeki o merak duygusunu hissediyorum. Onu seviyesine hiçbir zaman erişemeyeceğimi bile bile onunla kendimi kıyaslamak ve Dickens okumak fazlasıyla etkileyiciydi”der.
Fransız bir adam için Dickens’ı kendine rehber olarak seçmek İngilizlere oranla daha ahlaksızcaydı. Dickens, Fransa’da büyük ya da klasik bir yazar olarak görülmez hatta kitapları eski moda ve çocuklara uygun eserler olarak kabul edilir. Ama Ohl’un sıradan bir Fransız olmadığı kesindir. Ona bir İngiliz Hayranı olup olmadığını sorduğumda şöyle dedi: “Evet, İngiliz olan her şeyi seviyorum. Şarap yerine viskiyi tercih ediyorum, kruvasan yerine saç pidesi, Roland Gorros yerine Wimbledon’u, Godord yerinede Hitchock’u tercih ediyorum. Ve bence İngilizlerin kitaplarla eşsiz bir ilişkileri var. Dickens, Stevenson, Collins ve Chesterton gibi yazarlar hem bilge hem de karmaşık yazarlardır.”
Öğle yemeğinden önce Ohl’un çalıştığı kitap dükkânı ziyaret ettim. İlk görüşte modern kitap dükkânlarına benzeyen yer aslında mağaraya benzeyen, kitapların üst üste yığıldığı ve yerlerde rastgele stoklandığı bir dükkândı. Bunun dışında dükkân geniş, iyi aydınlatılmış ve önünde bir kahvesi vardı.
Ohl dükkânın da satılacak ve teşhir edilecek kitaplarının seçilmesinde büyük bir etkisi vardır. Ohl bu kitapları yayımcının teşhir parası için ödediği para miktarına göre değil onları okuyarak seçiyordu.
Ohl ve dört yardımcı düzenli olarak “edebiyat kahvaltıları” düzenlerlerdi. Bu kahvaltılarda okuyucular hem kruvasan yer, kahve içer hem de onların son zamanlarda okudukları kitaplar hakkında yaptıkları yorumları dinlerlerdi. Benim orada bulunduğum sabah kadınlı erkekli yaklaşık 30 kişi 2 saat boyunca onları dinleyip bir taraftan da not alıyorlardı. Bu olay birçok kitapçıda karşılaşabileceğiniz bir şey değildir.
Ama tabii ki kitaplara âşık olmanın başka yolarlıda vardır. Mesela, Ohl’un babası bir fabrika müdürü olmasına rağmen akşam yorgun argın eve döndükten sonra sallanan sandalyesine oturup ağzına bir pipo alarak kitabını okumaya başlardı. “Bütün bir dünyayı bir saatliğine unutturup, bir yazara ya da bir kitapçıya bu memnuniyeti verebiliyorsam o zaman işimi gerçek anlamda yaptığımı hissederim” dedi. (Yeni Dünya Gündemi İçin İngilizceden Çeviren: Mahinur Zehra Karahan)
|
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
Salı, Şubat 3, 2009 - SEVAP ORTAKLIĞI |
| SEVAP ORTAKLIĞI |  |  |
Gülhane Parkındaki Has Ahırlar kısmında açılmış bir müze var. İslam İlimleri tarihi Müzesi. Bu müze, Frankfurt Üniversitesi Profesörlerinden Fuat Sezgin tarafından kurulmuştur. Bu müze, İslam İlimleri tarihine ışık tutan o kadar kıymetli bir müessesedir ki dünyada bir eşi yoktur. Bu müzeyi gezerken herkesten ayrı bir zevk duyarım. Çünkü bu müessesenin İstanbul’a kuruluşundaki hayra ve sevaba kendimi ortak hissederim de ondan.
Sevap ortaklığı nedir? Hayırlı bir iş yapılmışsa, o hayırlı işe katkısı bulun herkes onun sevabına ortaktır. Sevap ortaklığı dediğim zaman, ilçemizde bulunan Hacı Ali Ağa adında bir zattan bahsetmek isterim. Hacı Ali Ağa zengin ve hayır sahibi birisiydi. Cuma namazları sonrası, kasabada çay içmeye girdiği kahvede etrafı halka halka çevrilir ve onun esprili sohbetleri dinlenirdi. Onu en çok hatırlatan şey, sohbet esnasında masasına bir dilenci geldiği zamanki davranışı idi.
Bir kahvede otururken bir dilenci gelip el açarsa, etrafında bulunanlardan birisine , “Şuna bir lira ver” derdi. O kimse bunu çıkarıp verdiği zaman, “Bunun sevabına ben ortağım” diye espri yapardı. Herkes bilirdi ki, Hacı Ali Ağanın bu davranışı, kendisinin dilenciye para vermekten kaçınmasından değildi. Onun maksadı, bir başkasına sevap işletmek ve bu sevaba sebep olduğu için kendisini de ortak yapmaktı.
Yukarıda bahsettiğim müzeyi gördüğüm zaman, bu sevaba benim ortaklığım yanında bir çok kimsenin de hissesi olduğunu hatırlarım. Bu hikaye çok enteresan ve ibret vericidir.
Hikaye, 27 Mayıs 1960 tarihinde, ihtilal idaresinin bir ilim adamını, üniversiteden atmasıyla başlamıştır. Bu ilim adamı Fuat Sezgin’dir. Fuat Sezgin, üniversiteden atıldıktan sonra Frankfurt Üniversitesi’ne gitmiş orada İslam İlimleri enstitüsü ve buna bağlı bir müze kurmuştur. Bu müzenin kuruluşuna İslam dünyasının bütün ülkelerinin katkısı bulunduğu halde, Türkiye’nin herhangi bir katkısı ve ilgisi görülmemiştir.
Müze Frankfurt’da olduğu halde, uzun yıllar oradaki konsoloslarımız bunu ziyarete gitmemiştir. Biz Avrupa Konseyi üyesi olarak Strazburg’tan İstanbul’a Frankfurt üzerinden dönerdik. Frankfurt’tan İstanbul’a bir sabah ve bir de öğleden sonra iki uçak vardı. Ben her seferinde, öğleden sonraki uçağı tercih eder, bu fırsattan yararlanarak Fuat Sezgin hocanın müzesini ziyaret eder, kendisiyle sohbet imkanı bulurdum. Delegasyonda 12 kişi olduğu halde, bunlardan hiç birisi öğle uçağına kalıp, müzeyi ziyaret ermeyi düşünmezlerdi.Benim bütün arzum, bu müzenin aynısının İstanbul’da da açılması idi.
Müzenin kurucusu Prof. Sezgin de aynı şeyi düşünüyordu ama olan ilgisizlikten şikayetçi idi. Nihayet hoca Müzenin bir örneğini İstanbul’da yapılmasına razı oldu. Ve bunun için İstanbul’da yer aranmaya başlandı. Bu işe sempati ile bakan kuruluşların buldukları yerlerden hiç birisi buna müsait değildi. Bir gün bir sohbet toplantısında, belediyede çalışan bir memur, kendisinin Gülhane Parkında bulunan Saraya Ait Has ahırların restorasyonunda çalıştığını söyleyince hatırımıza Fuat Hoca’nın müzesi geldi ve görünce bunu Hoca’ya haber verdik. Fuat hoca bu yeri çok beğendi.
Bina İstanbul Belediyesine aitti. Bunun için Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın ikna edilmesi gerekiyordu. Kadir Topbaş ile ilişkileri çok iyi olan, Kiptaş Başkanı İsmet Yıldırım’a konuyu açtık. İsmet Yıldırım, Topbaş’ı, Sezgin Hoca’nın müzesini görmeye ikna etti ve Topbaş, bir Londra gezisi dönüşü Frankfurt’a uğrayarak müzeyi gördü ve hayran kaldığı için gelir gelmez Has Ahırları Sezgin Hoca’nın emrine tahsis etti.
Hikayeyi bu kadar uzun anlatmamın sebebi sadece şudur. Dediğim gibi bir hayırlı işin yapılmasında bir çok kimselerin katkıları vardır. Bu tip katkılarda bulunanlar, sevap dağıtan bir anonim şirketin ortakları gibidir. O hayır müessesesi çalıştığı sürece hasıl olan sevaptan hisselerini alırlar. Bu müzeyi her gezişimde, Hacı Ali Ağayı hatırlarım. O nasıl ki, bir başkasına “Şuna bir lira ver” diyerek yardım ettirmiş ve böylece sevaba ortak olmuşsa, ben de kendimi, müzenin İstanbul’da kurulmasında katkım sebebiyle, sevabına ortak hissediyorum.
|
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
|
<

Son Yazılar
• ABD filminde figüranlık devri bitti
• Orijinal Dilinde Dickens
• SEVAP ORTAKLIĞI
• ARKADAŞLAR OKUYALIM LÜTFEN ..! ( ve dikkkate alalım..
• BÜYÜK İSRAİL..!
• Bu kedi bir servet!
• Rafet El Roman Resimleri
• İsmail YK Fotoğrafları
• Balayı Seçimi
• Düğün Mekanı Seçimi
• Nikah Şekeri Seçimi
• Gelin Kuaförü - Gelin Saçı
• Yüzük & Alyans Seçimi
• Düğün Davet Organizasyon
• Damat Tıraşı
• Fotoğraf & Kamera Seçimi
• Düğün Pastası Seçimi
• Gelinlik El Çiçeği
• Gelinlik Ayakkabı Seçimi
• Gelinlik Altı İç Çamaşırı
Kategoriler
|